13 Kasım 2011 Pazar

49 gün~herkesin isteyeceği o 'bir şans daha?' olayı

~spoiler uyarısı~spoiler sayılabilir de sayılmayabilir de.

uzun zamandan beri ilk kez uzun bir şey yazacağım sanırım....
bu sıralar tam da artık kendimi derslere vermem gerek dediğim zamanlar....
aslında '49 days' başladığından beri dizinin ilk 8 bölümü indirmiştim.sonradan izlenecekler listesindeydi.
devamını indirmemiştim araya başka diziler girmişti vs...
neyse bayramda canım o kadar sıkıldı ki...hiç bir şeye gönül veremedim...

ne yapsam ne etsem??? en iyisi mi hadi şu diziye şöyle bir başlayım sıkılırsam bırakırım...
sıkılacağımdan nerdeyse emindim ^ ^

aaaa ne ilginç konusu yahu~~ beni sarmaya başladı...
-neymiş konusu duyalım bakalım...
-şimdi bi kadın var...aslında 3 esas kadın var :D tuhaf bir kaza sonucu çakışan hayatlar diyeyim ben sana çok basit tabiriyle...biraz fantastik tabii ama ne de olsa alacakaranlık, harry potter, vampire diaries vs... gibi film ve dizileri sevdiğim için bunla da aramda sorun olmayacağını hemmen anladım :D tabi ruh bekçisi denilen adamı beğenmemin bunla hiç alakası yok :D ya da Han Kang <3

her neyse kadının hayatına devam edebilmesi için 49 günlüğüne başkasının bedeninde kendisi için gerçekten ağlayanlardan 3 tane saf gözyaşı bulması gerek...
entrikalar, aldatmalar, sırttan bıçaklanmalar... bi de babasının beyninde tümör yok muymuş??aaaa :D

ve bi de liseden beri kadını seven bir adam var. olay örgüsü benim anlattığım gibi tek düze değil tabi...
her bölümü heyecanla takip ederek iki gece üstüste sabahladım denebilir...ve beni böyle sarıp sarmalayan bir dizi izlemeyeli de çok olmuştu....

hala devam etmekteyim...normalde yüksek çözünürlük takıntım olmasına rağmen nasıl bir meraksa beni netten izlemeye zorladı...standartlarımdan ve prensiplerimden taviz verdim...oyyyyy
 

bi kaç foto madem...



ruh ve beden
Ji Hyun ve Yi Kyung 


ruh ve bekçisi :))




ruh bekçisi,ruh, beden....
bu Han Kang :))) saranghae Han Kang :))
esas kızın(ruh) liseden beri aşığı (platonik)
entrikadan sorumlu ikili :))
Han Kang ve beden :)) kıza beden demek biraz abes tabiii
dizide 2. başrol yani farklı bir hikayesi de var...gizemli bi tip
-aslında ruh bekçisi kızın sevdiği adammışşş
 -hadi yaaa
Han Kang la ruhumuz liseden arkadaş
ama kız hiç bişe çakmamış :D

7 Kasım 2011 Pazartesi

bayram

hala bir yanımız hüzünlü olmasına rağmen...
bayramın atmosferi ruhumuzu ve insanlığımızı tekrar canlandırmak için bir fırsat belki...
iyi ki müslümanım....
herkese iyi bayramlar...unuttuğunuz duyguları yeniden yaşarsınız inş. :)

10 Ekim 2011 Pazartesi

eczacı

bu eczacı adayının mesleki değerlendirmelerini okuyun ve "diplomalı bakkal" hangi badirelerden geçiyormuş görün...

efenim beni bu çetrefilli yola ne sürükledi tam olarak bilemiyorum...
belki ilk tercih ettiğim yıllarda kazanç...
ya da çalışma ortamı rahatlığı...
ama gel gelelim seneler geçtikçe zaten hafif olan ilgimi de kaybediverdim...çok değerli(!) hocalarım öpüyorum sizi....
her neyse...
bu konuya değinmemin bir nedeni de bugünkü "ilaç araştırma ve geliştirme" seçmeli dersimdi...
bi profesör ancak insanı mesleğiyle ilgili bu kadar karamsarlığa sürükleyebilirdi, sağolsun elinden geleni ardına koymadı...
neden mi?
son zamanlarda eczacılık alan açısından gelişmeye başladı, şöyle ki eczane eczacısı, hastane eczacısı ve endüstri eczacısı...bi de klinik eczacılık var ama henüz ülkemizde tam olarak gelişmiş ve yaygın değil...


ve yine son zamanlarda eczacılık fakültelerinin sayısı arttı, tabi ki kontenjanlar da paralel şekilde artış gösterdi.
mesela bizim dönemden önce 80 kişi olan kontenjan benim dönemimde 120 ye çıkarıldı ve bu sadece benim fakülteme has bir durum değildi.böylelikle potansiyel iş imkanları sınırlandırılmış oldu.(devletin ilacı markete indirme fikrini saymıyorum bile)


ayrıca eczane açanların kazancı ve açacakların da yer şansı azalmış oldu.
hastane eczacılığı devlet sektöründe olursa elbette kpss ile girilebilen ve an itibariyle-ki bu bize hocanın söylediği şey- açık alan olmayan bir tercih...
hocanın dediğine göre ilk defa bir devirde eczacılar işsiz kalmış. ne kadar içaçıcı bir durum...


benim gibi "zaten mezun olunca eczane açsam nasıl dört duvar arasında çalışırım senelerce?" diye düşünen ve hala sonunda ne yapacağına karar vermemiş birisi için ne kadar yol gösterici oldu tahmin edersin....

endüstri eczacılığı denen şey de tahmin ettiğin gibi ilaç fabrikalarında ruhsat sorumluluğu veya üst düzey yönetici tarzı bir şeyler...mesul müdürlüğü....
ama bunun için de yüksek lisans yapmak şartmış yoksa yükselme imkanı yokmuş....
ve efendim hocaya kalırsa ciddi olarak düşünmeden doktoraya da başlamamalıymışız...çok zorlanırmışız....


biz 5 sene okuyarak güya avrupa standartlarında mezun oluyoruz ve doktoraya yüksek lisans yapmadan başlamak yasal hakkımız ama 5 sene boyunca ne öğrendik ki yeterli olalım???(onca bitkisel içerik, kimyasal formül, anatomik ve latince bilgi... her biri 3'er saat süren işkence gibi laboratuvarlar vs tabiki boşa gitmiş!!)
hocaya göre yeterli de olamıyormuşuz ve ona gelen doktora öğrencileri önce yüksek lisans yapmak istiyormuş.....



tamam da hoca biz ne yapalım şimdi??? 4.sınıfız artık dönüşü de yok yani....
tüm hayatımı geleceği olmayan bir mesleğe mi adadım??? ya da her neyse...

eğer hocayı dinlesem Japonya'ya gitme fikrinden de vazgeçmeliymişim....
nasıl bir eğitmen acaba insanı hayallerinden vazgeçmeye teşvik edebilir???

nasıl bi okulda okuduğumu anladın mı??? çok karamsarım bu konuda....


şimdilik kararım şu: "kafanın dikine git!!" sadece öğrenmek için kafa yoracağım zevk almaya çalışacağım....


insan mesleğiyle eşini iyi seçmeli ya işte bu yüzden....ikisi de bir ömür seninle olacak....

7 Ekim 2011 Cuma

kimim ben?

hayalkırıklıklarıyla dolu seneler...
bitmiş arkadaşlıklar...
menfaate dayalı ilişkiler
bitmek bilmeyen sıkıcı ve karmaşık dersler...
her kafadan bir ses...
verdiğim tepkileri, hayat tarzımı, insani vasıflarımı ölçüyorum biçiyorum,
yıllardır tanıdığımı sandığım kendimi tanıyamıyorum...
geriye kafamda sorular ve diz boyu umutsuzlukla ben yalnız kalıyorum...
ve bu durum hayatımdaki en sıkıcı nokta...
kurduğum her hayalin aslında sadece kendimi oyalamak için olduğunu anlıyorum...
gerçekleşmeyeceğini, gerçekleştirecek zamanımın ve gücümün olmadığını farkediyorum...
kendi iç dünyamı sırtlanıyorum ve yuvarlanıyorum yokuş aşağı...
bir çizgi...
yaşamla ölüm arası...
bir çizgi...
hayal ve gerçek
bir çizgi...
delilikle akıllılık...
bir çizgi...
cennet ve cehennem...



ben nerdeyim? bilmem...

3 Ekim 2011 Pazartesi

~amaçsızlaşmak~

bazen durup dururken beni bir karamsarlık sarar...hiç nedensiz demiyorum tabi...
sevdiğim birinin sıkıntısı bile bana yük olur zaman zaman...
umutsuzluğa kapılırım böyle anlarda...
bugün de böyle duygularım zihnime firar etmişti.
okuduğum okuldan dolayı ve bazı "aslında dert etmeye değmez" türünden ufak,hafif, günlük huzursuzluklar birden bire çaya gelmiş gibi bir baskınla gelince, ortalığı toplamadan kapıyı açmak zorunda kalıyorum.sonra da kıyıdan köşeden bulduğum fikir ve bunalım parçalarını daha sonra katlamak üzere dolaba tepiştiriyorum.
bu dağınık çamaşırlarım zaman zaman dolabın kapağından taşarak, kahvenin ateşi söndürmesi gibi tüm umutlarımı söndürüyor.
tabi benim yaşımda birinin toparlanması uzun sürmez...en azından farklı alanlarda pek çok şeye ilgim var.
ama o umutsuzluk anlarında ağlamak istiyorum yapamıyorum.bazen kendi gözyaşlarım bile bana ihanet ediyor....
neden burdayım diyorum...annemi babamı özlüyorum.
hatta dizi izlemek bile beni kesmiyor.o kolleksiyonunu yaptığım aşırı hd dizileri bile gözüm görmez oluyor.
"yalan dünyaa herşey bomboş hancı sarhoş yolcu sarhoş" modunda bi müddet gezinip etrafımdakilere
"çok sıkıldım aman nasıl bunaldım...çok sinirliyim içim daraldı..." deyip onları da benimle beraber zihnimin karanlığına çekmek istiyorum.
bazen de anlaşılmak istiyorum insanlar tarafından...sadece bakışımla...ama ben anlıyor muyum bakışlardan ki??
sadece annemin sinirli bakışlarından anlarım ben :D
herşeyi Yaradan sana bi amaç vermiş...bu sene burda olman yeni biriyle tanışacağın içindir belki...
o kişi hayatını değiştirecek kişi olabilir....
avunuyorum avutuyorum kendimi...
dış etkenlere bağlı ruhsal yaşantıma yol çiziyorum...
iki gün sonra hadiii yelkenler fora!!! savruluyorum bi daha :)

21 Eylül 2011 Çarşamba

Eylül, Ankara, stress...Kore, Japonya, dizi-film...bocalama

evet okulların açılmasıyla beraber "şimdi yaparım, birazdan yaparım" diye ertelediğim şeyler beni buluverdi.
alttan kalan derslerimle dönem derslerimi ayarlama, hocaları ikna etme çabaları henüz 3. gün olmasına rağmen bu dönemin nasıl geçeceğinin habercisi....
dekanla görüşmelerim ve zor da olsa 15 ders 30 krediyi verebileceğim kanaatiyle gerçekten yorucu günler geçirdim.
ama Ankara'nın güzel yanları da var tabi...arkadaşlarım...manevi destek...yine de annemin babamın dizi dibinde okumayı tercih ederim...ne de olsa sorumluluğu en aza indirirdi öylesi^^ çünkü bana tembellik olsun da ne olursa olsun....




neyse ve bu sene çok severek yaptığım şeylerden vazgeçmek zorunda kalacağım veya en aza indirgeyeceğim.
neden ama neden??? 

sadece kendim için...
bu dersleri sallamadan geçmek için...
ve yazın ödül olarak biraz seyehat etmek için...

 hihhiihhhhiiiii

biraz zor bir maroton olacak ama değecek inş.

hayallerime kavuşmak için şurda 2 sene kaldı bi şekilde bitecek zaten...
varsın iyi bitsin...

Japonya ve Kore'den biraz uzak kalabilirim...
dünyadan bi haber yaşadığım "inek mod=on" günlerime dönmek zorundayım...
dizi ve film takiplerim seyrelecek ve
 laboratuvar derslerinde yine kafayı yedirtecek bana asistanlar....

yine de teselliyi uykuda bulabilirim...
ama!!!
bu asla kaçamak yapmayacağım anlamına gelmez... 

3 Eylül 2011 Cumartesi

'zaman'sız...

çok beklediğimiz şeyler için bazen zaman geçmek bilmez....
ya da yapacak çok şey varken asla yetmez...işte öyle bir kelime zamansız...
çünkü saatler veya günler her neyse işte, aslında olduğu gibi akıyor...
hiç güne erken saatte başladığınız oldu mu? 5-6 sularında...
ben o vakitler güne başladım mı geceye doğru sanki sabah yaşadıklarımı dün yaşamışım gibi hissediyorum...
zaman bereketleniyor adeta...çoğalıyor...
ama çoğu zaman-özellikle de yazları- öğleden sonra uyandığım için sanki hiç bir şey yapmamış gibi hissediyorum...geceyse ayrı bir güzel uykusuz...her şeyin bir tadı var tadımlık olsa da :D

neyse bayramın son günü memleketteydim...Sivas Gürün.... Gökpınar denilen mükemmel manzaralı gölde piknik yaptık. vakit akıp geçti...ve oraya gittiğimde yaptığım klasik şeylerden biri olan nehirde yürümek suya ayak sallandırmak vs. gibi şeylerden hava serinlemesine rağmen vazgeçmedim.
Gökpınarın suyu buz tutmadan hemen önceki sıcaklık gibi...ayaklarını ilk soktuğunda acı çekiyor insan...kan adeta palazlanmış gibi çıkıyor ayaklardan yukarı...ama devam etmek istiyorsun...bir müddet daha daldırıyorsun çekiyorsun ve baştan aşağı bir ürperme sarıyor vücudunu...
beş dakika içinde soğukluğa alışıyorsun...pantolonların paçaları ıslanmış bir halde nehrin içinde hızlı akıntıya karşı yürüyorsun sığ bir yerde beklemek için....
vee o hissi seviyorsun :D
çocukluğumu hatırlatıyor bana...
Gürün yolu da her zaman ki gibi inişli çıkışlı...
ben küçükken dayımın broadway i ile giderdik Gürün'e her sene....
tam 11 kişi broadway in içinde...
4 ebeveyn ve 7 çocuk....
ama hiç sıkıştığımı hatırlamıyorum...camdan sarkmak, rüzgarı hissetmek, annenden doğduğundan beri arkadaşın olarak kaydedilmiş, sanki hazır çorba gibi kuzenler...yani eğlence!!!

konaklamak ve çocukluğun verdiği inanılmaz heyecanla saçma ama tatlı çekişmelerle yolculuk...
şimdi bana sorsan broadwayden geniş otomobil yoktur :D

ve Gürün yolu kuzenlerle bir başka tatlı...şimdi tabi bu biraz sınırları zorlamak olurdu...ne de olsa hepimiz BÜYÜDÜK...
ağaca salıncak kurmak ve telaşsızca mangal hazır olana kadar oynamak, ıslanmak...
sanırım her zaman özleyeceğim ve günün birinde anne olursam çocuklarımın da aynı güzellikleri yaşamasını isteyeceğim bir tomar anı bunlar...

neyse bu kadar bahsetmişken bir kaç resim koyalım belki yolun düşer de gidersin...